logo

İYİ BİR DERDİ OLMALI İNSANIN

İYİ BİR DERDİ OLMALI İNSANIN

26 Haziran Atatürk Kültür Merkezinde yapılan program kapsamında 5 profesyonel oturumda; Psikolojik Danışman Mustafa Mermi “Ruhumuz Ne Söyler Bedenimiz Ne Anlar?”, Uzman Kli. Psikolog Meltem Ok “Modern İnsanın İlişki Anlayışı, Evliliği ve Ebeveynliği”, Uzman Kli. Psikolog Savaş Polat “Bir Ben Var Benden İçeri”, Uzman Kli. Psikolog Hilal Bebek “İyi Bir Derdi Olmalı İnsanın”, Uzman Kli. Psikolog Ali Engin Uygur “Tutsaklık ve Özgürleşme Üzerine” sunumlar yaparak katılımcılara bilgilerini aktardı.

Toplantıda sunucu olarak Özelem Dede yer aldı. Açılış konuşmasını yapan Psikoterapi Merkezi Özne Psikoloji Kurucusu Savaş Polat, Tokat’ta yıllardır hayalini kurdukları bir organizasyonu gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşadıklarını kaydetti.

HASTALIKLARIMIZIN NEDENİ RUHUMUZ

Daha sonra “Ruhumuz Ne Söyler Bedenimiz Ne Anlar?” sunumunu gerçekleştiren Psikolojik Danışman Mustafa Mermi, insanın derin bir varlık olduğunu, insan iç dünyasını anlamanın emek isteyen bir uğraş olduğunu ifade etti.

Mustafa Mermi, günümüzde yaşadığımız birçok hastalığın nedeninin aslında bebekken yaşanılan sıkıntılar olduğunu, bebek henüz yokken ruhsal yapısının oluşmaya başladığını belirterek, ruhun bedene etkisine ilişkin şunlara değindi: “İnsanlar bazı rahatsızlıklarının geçmediğini söylüyor. Midem ağrıyor, başım ağrıyor ama geçmiyor diyor, geçmez tabi. Bunun nedeni daha bebekken yaşadığı sıkıntıları bedeninin kaydetmesi. Beden bunu kaydederse kolay kolay unutmaz. İnsan sadece dertlerden ve sıkıntılardan ibret mi, elbette ki değil.

İnsanlar sevdikleri şeylerle uğraşmalı. Yaptığın işten memnun olmazsan bir süre sonra ayağın geri geri çeker; işe geç kalırsın, sırtın ağrır, başın ağrır, depresyon, tatminsizlik başlar, iç dünyan sana ne söylüyorsa bedenin onu ortaya koyar. Bütün bunlar için önce kendimize bakmak lazım, ben nasıl bir çocukluk yaşadım diye sorulmalı. Ben nasıl bir insanım, benim nelere ilgim var, ben nelerden rahatsız oluyorum, neleri sevmiyorum. Benim ney gerçekten ihtiyacım, benim ihtiyacım olmayan şey ne? Bu sorular kendi kendine sorulması biraz olan sorular ama bunları sormadan hayat daha kaliteli olmuyor. ‘Bugünü bir şekilde kurtaralım da yarın nasılsa bir şey yaparız’ mutluluk, sağlık getirmiyor. Eğer içimizden gelen bir motivasyon var ve bunu hayata taşıyamıyorsak o da sıkıntılara sebep oluyor. Kendimi anlama ve keşfetmeye çalışırsam daha sağlıklı, mutlu ve dingin oluyorum.” ifadelerini kullandı.

İÇİMİZDEN KENDİMİZİ MAHRUM ETMEMELİYİZ

İçimizde yaşattığımız şeylerden kendimizi mahrum etmememiz gerektiğini vurgulayan Mermi, “Yapmak isteyip de yapmadığınız şeyler içinizde ukde oluyor. O pişmanlık duygusu sizi sürekli aşağı doğru çekiyor, bedeninizi aşağı doğru çekiyor, depresif, tatsız, tuzsuz oluyorsunuz. Bu dünyaya bir daha gelmeyeceğiz. Burada güzel şeyler yapmak lazım. Güzel bir şeyler yapmak için de içimizde olan, becerimiz olan, yeteneğimiz olan şey neyse peşinden gitmek lazım.” dedi.

“Modern İnsanın İlişki Anlayışı, Evliliği ve Ebeveynliği” başlıklı sunumunda Uzman Psikolog Meltem Ok, modern insanı, “Düşünmeyen sorgulamayan verileni olduğu gibi kabul eden üstüne hiçbir şey koymayan, koymadığı gibi de var olanı sürekli tüketen insandır.” şeklinde tanımladı.

Bir çocuk doğduğunda en temel ihtiyacının güven olduğuna işaret eden Meltem Ok, “Anneyle çocuk güvenli bağlandıysa sıkıntı yok. Çocuk; yaratıcılıklarını, yeteneklerini ortaya koyuyor, isteklerini, beklentilerini ifade edebiliyor, verilmediğinde kırılmıyor. 0-6 aylıkken bebeğin bu süreci oluşuyor ve 0-3 yaşta da tamamlanıyor. 3 yaşına kadar güvenli mi bağlandı, güvensiz mi bağlandı bütün hayatını, bütün ilişkilerini ve yaşamını belirleyen bir şey oluyor. Eğer burada tutarlı bir bakım varsa çocuk dünyaya güvenli bakar ve başlar. Eğer bu noktada bir sıkıntısınız varsa döneceksiniz kendi anne ve babanızla olan ilişkinize bakacaksınız. Bizi hasta eden şey eski ilişkilerimiz. Orada çok travmatik şeyler ve duygu yoksunluğu varsa değişmez mi, değişir. Bizi iyi edecek olan şey de yeni ilişkilerimizdir. Yani ilişki içinde iyileşebiliriz.

“BEN KİMİM?” SORUSU SORULMALI

Kişinin kendini bilmesinin çevreyle olan ilişkilerinde daha belirleyici bir unsur olduğunu belirten Meltem Ok, “Size göre siz kimsiziz? Birçok kişinin bu konuda fikri yok. Ben kimim? Biz daha çok ya ilişkilerden kaçınmayı ya da karşımızdakini suçlamayı tercih ediyoruz. Kendinizi seviyor musunuz? Kendinizi sevmek demek karşınızdaki insanların sizi fark etmesini beklemeksizin sizi değerli kılmasını beklemeksizin değerli hissetmeniz demek. Ve ne yazık ki insanlar kendilerini değerli hissetmek için bir başkasının onayına, takdirine muhtaç durumda. Böyle olduğunda hayatı hep başkaları üzerinden deneyimlemek zorunda kalıyoruz. Yetişkin olmak demek hem duygusal hem fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyor olmamız demek.  Yetişkin olmak biraz da hayatta sorumluluk almak demektir.

Geçmiş her zaman için tekrar eder. Yaşadığımız ilişkilerde ve olaylarda tekrarın nedenselliği vardır. Çünkü sizin geçmişte bir travmanız var ve bilinç dışınız o travmayı sürekli sisteme taşır. Ne yaşadığımız değil yaşadığımız şeyleri nasıl içselleştirdiğimiz önemli. Bu yüzden herkesin derdi kendine büyüktür. O yüzden ‘bu da dert mi haline şükret’ gibi şeyler insanlara pek de iyi gelmez. Peki nasıl yapacağız da bunlardan kurtulacağız. Önce ben beni bileceğim. Benim iyi taraflarım neler, negatif taraflarım neler? Bunların hepsini bilmemiz gerekir. Özde insan olmak önce beni tanımak sonra ötekini anlamaktan geçer. Ben kimim, öncelikle bunu bilmemiz lazım.” diye konuştu.

“BİR BEN VAR BENDEN İÇERİ”

Uzman Psikolog Savaş Polat “Bir Ben Var Benden İçeri” başlıklı sunumunda, “Birey kendi içindeki anlamlılık, değerlilik duygusunu yaşayamıyorsa ilişkilerinde hep negatif bir döngü var.” diyerek, insanın kendini keşfetmesinin önemine ilişkin şunları kaydetti:

“Biz hayattaki en değerli şey, insanla çalışıyoruz. O yüzden insana odaklanmamız lazım, insanın içine özüne temas etmemiz lazım. Yunus Emre ‘Beni bende demen, ben bende değilem, bir ben vardır benden içeri’ bu söz çok manalı ve derin bir söz. Bize her gelen ‘bu var, toplumda şu var, devlet şöyle’ gibi ifadeler kullanıyor. Kötüler hep dışarıda, birine sorumluluğu vermek çok kolay. Peki, sen? Bütün bunlar olurken sen ne yapıyordun, sen neredeydin? İçerden gelen sürekli negatif bir ses var, kişi bunun ayrımını yapamıyor. Genelde bu ses bize ait olmayan düşünceleri sesi oluyor. Bu ses öyle bir ses ki sürekli bir şeye başlıyorsunuz; ‘bu olmaz’ diyor. Yeni bir işe başlıyorsun sürekli sabote ediyor. Bütün enerjini dağıtan bir ses var. O sese odaklandıkça içerisi zehirleniyor ve yapması gerekenleri yapamaz hale geliyor. Anneliğini, babalığını yapamıyor, işini yapmakta zorlanıyor. Bu ses bir duman gibi kaplıyor içerisini. Bu dumanı dağıtmakta biraz yarar var. İnsan bu sesle mücadele için çok farklı şeyler yapıyor; bazen çok yiyor, bazen  sürekli kitap okuyor, bazen sürekli ibadet ediyor. Kendi içindeki sese kulak verip onu yönetmek her kişinin işi değil. Bunu yapabilmek için bu mücadelelerden ve bu süreçlerden geçmekte fayda var. İnsanlar bu sesle mücadele için çeşitli şeyler yapıyor ama bakıyor ki bu ses durmuyor, bu ses büyüdükçe büyüyor ve bu sefer mecburi bir kaçış başlıyor; doğadan, çevreden, insanlardan kaçış. Bir içe dönüş başlıyor ve bu dönüş başlayınca da duygularda değişim başlıyor. Daha sonra süreç var olanı kabullenmeye doğru evriliyor.  Bu süreçte terapi alan insanlar oluyor. Ve başvuranlarda bizim aradığımız şey ‘Sen kimsin, özünde ne var, senin ruhunun derinliklerinde ne var?’ Yoksa sadece insanların zayıf gördüğü, eleştirdiği biri misin? Bunu çalışmaya başlıyoruz. Benim kendimi anlamlandırabilmem için ötekine ihtiyacım var. İnsan için ötekine ihtiyaç var. ‘Ben’i sağlıklı oluşturabilmek için bir aynaya ihtiyaç var ve bu ayna anne baba. Eğer anne baba sağlıklıysa çocukta da sağlıklı bir kimlik inşa ediliyor ve sağlıklı bir benlik gelişiyor. Anne babamızla kurduğumuz ilişki sağlıklı ve güvenli değilse yetişkinlikte istediğimiz ve sağlıklı ilişkiler kuramayabiliriz. Anne çocuk ilişkini sağlıklı kılabilmek için 50 tane kitap okumaya gerek yok. İçten ve doğal ilişki en önemlisi. Annenin bebeği ile kurduğu ilişki 0-2 yaşta çocuğun sağ beynini, duygusal zekasını geliştiriyor. Duygusal zekası gelişmiş insanlar hayatta daha başarılı olurlar. Biz çocuklara hep matematik, mama veriyoruz. Ama çocukları açlık, matematiksizlik öldürmüyor; sevgisizlik öldürülüyor.”

TUTSAKLIK VE ÖZGÜRLEŞME ÜZERİNE

Uzman Psikolog Ali Engin Uygur “Tutsaklık ve Özgürleşme Üzerine” başlıklı sunumunda sağlıklı bir ruh için sevgi, saygı, güvenlik ve özgürlükler gibi temel ihtiyaçların olduğunu belirterek, bebeklik ve çocukluk döneminin gelecekteki duygu durumu üzerine etkilerine ilişkin şunları söyledi:

“Eğer bizim genetik bir kusurumuz yoksa ruh için sevgi, saygı, güvenlik ve özgürlükler gibi temel ihtiyaçlarımız karşılandığı zaman bizim çevreyle uyumlu olduğumuz bir tablo çıkıyor ortaya. Aynı zamanda kendimizle barışık olduğumuz bir denge içerisinde oluyoruz bu ihtiyaçlarımız karşılandığı zaman. Bu ihtiyaçlarımıza erişimin engellendiği durumlarda tablo biraz değişiyor ve duygusal açıdan yoksunluk ve acı çektiğimiz durumlar ortaya çıkabiliyor. Bu tip durumlarda ruh halimizi eksiye döndürmeye çalıştığımızda bir takım güçlükler yaşıyoruz. Ruhsal ve fiziksel yapımızın dengeye gelmesinde belki bir takım sorunlar yaşıyoruz. Bir takım güçlükler yaşadığımızda sinir sistemimiz de bundan uyarılıyor. Bu tür tablolarda çeşitli duygusal dalgalanmalar görüyoruz, kendimizle çevremizdekilerle uyumun bozulduğu bir tablo oluşuyor. Bu tablolar incelendiğinde bunun nedeninin ilk bebeklik yıllarına kadar dayandığı görülüyor. Biz genetik bir materyalle dünyaya geliyoruz. Çeşitli ailesel ve çevresel faktörler bütün bunların etkileşimiyle birlikte ortaya bir yapılanma çıkıyor. Bu yapının kökenini anlamak için bebeklik dönemlerini inceliyoruz. Bebeklik döneminden önce ailesi tarafından istenen arzulanan, beklenen bir çocuk olması onun şanslı bir çocuk olduğu anlamına geliyor. Ama aile ortamında stres faktörleri, maddi sıkıntılar gibi durumlar varsa ya da beklenmedin zamanda meydana gelen bir çocuk olma gibi faktörler bir araya geldiğinde tabloda bazı değişiklikler görülüyor. Bebek ihtiyaçlarıyla ilgilenen bir aileyle karşı karşıyaysa o zaman çocuk ihtiyaçlarıyla senkronize olan karşısında bir öteki olmuş oluyor ve o ihtiyaçlarını karşılanıp anlaşıldığı zaman kabul gördüğü yönünde mesajlar gitmiş oluyor çocuğa. Bebek beyni ihtiyaçları karşısında ötekinin ona verdiği karşılığı sünger gibi topluyor ve depoluyor. Görünen, anlaşılan, onaylanan bir çocuk bahsettiğimiz temel ihtiyaçların duygusal açıdan karşılandığını hissediyor. Bu sefer kendi duygularıyla barışık, içindeki potansiyelleri açığa çıkarmaya eğilimi olan bir yapılanmanın tohumları ekilmiş oluyor çocuğa. Çocuk böyle bir yapılanmada olduğu için, ilerleyen yıllarda kendi ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayabilen, kendi içsel potansiyellerinden karşılayabilen bir yapılanma yetişkinlikte de ortaya çıkmış oluyor.”

İÇSEL DUYGULAR VE DUYUMLARLA TEMASIN ÖNEMİ

Kişinin içsel duygular ve duyumlarla temas edebilmesinin önemine değinen Uygur, İnsanların geçmişte gelen hassasiyetleri doğrultusunda farklı farklı yapılanmalar ve fonksiyonlar görebiliriz. Aslında kişi kendi içsel duyguları ve ihtiyaçlarıyla temas edebilen, kendi içsel potansiyelleriyle bağı yüksek bir bağlantıyı aktif edebildiğinde tüm hassasiyetlere rağmen bunların onda oluşturduğu fark edebilir ve bunları giderebilecek seçimler de yapabilir. Kişinin duygusal yoksunluk problemi varsa aslında o ilişkinin duygusal olarak beslendiği anlara yatırımı artırabilir. Buna yönelik seçimlerini artırabilir. Bunun için önemli olan içsel duygular ve duyumlarla temas edebilmek. Duygular bize kendi duyumlarımızla ilgili yol gösteren şeyler. Biz içsel teması kesip, duygularımızla temas etmediğimizde aslında o yaşanmamış, bastırılmış, açığa çıkmayan duygular yok olup kendiliğinden havaya uçup gitmiyor. Onlar içerde bir yerde takılı kalıyor. Takılı kaldığında bedene yansıma gibi durumlar başlıyor. Belki aşırı duygu dalgalanmaları oluyor. Dolayısıyla orada işlenmemiş duygular yok olup gitmiyor, bir yerlerde takılı kalıyor. Bizler onlarla temas edersek ki onlarla temas etmek belki acı verebilir ama onlar aslında bir alarm uyarı sistemi gibi çalışıyor ve ihtiyacımızın ne olduğunu söylüyor. Onlarla temas etmediğimizde o ihtiyaçları karşılamada kendimizi mahrum bırakıyoruz. Onlardan kaçarak belki geçici bir süre rahatlatıyoruz kendimizi ama bu geçici rahatlama bize uzun vadede daha büyük sıkıntılar olarak karşımıza çıkıyor ve sırtımızda bir yükle geziyormuş gibi tanımlayamadığımız sıkıntılar olarak bizimle birlikte gelmeye devam ediyor.” ifadelerini kullandı.

İYİ BİR DERDİ OLMALI İNSANIN

“İyi Bir Derdi Olmalı İnsanın” başlıklı sunumunda Uzman Psikolog Hilal Bebek, ‘ben’ dairesi çevresinde durumlara  yaklaşmanın sorunun bir parçası olabileceğine dikkati çekerek, “Doğru zamanlarda doğru konularda rahatsız olmak uzun vadede rahat etmenin çok önemli bir öncülü. Psikoterapiye gelen insanlarda ya da kendimde fark ettiğim şey bazı konularda rahatsız olmamak için uzun vadede çok büyük rahatsızlıklar topluyoruz aslında. Neyden rahatsız olmamız gerektiği, hangi rahatsızlıktan kaçınmamız gerektiğiyle alakalı kafamız biraz karışık gibi. Psikolojik sorunlarla alakalı gözlemlerime göre şöyle bir dengesizlik var; sanki bize faydalı olan, çekmemiz gereken acıları hayatımızda azaltmak ama bunun yerine faydasız olan acıları da kendi kurgularımızla çoğaltmak gibi bir dengesizliğimiz var. Bu açıdan bir nevi sağlıklı insan olma hali bence faydalı acıların ve dertlerin yükseldiği ama faydasız olanların azaldığı bir terazi aslında. “İyi bir derdi olmalı insanın.” Bu aralar bu konuya önem veriyorum. Genelde bizleri nasıl mutlu olursunuz sorusunun cevabını verirken buluyorsunuz. Biz de hep bunu düşünüyoruz; benim yetersizliğim, benim güvensizliğim, benim bağlanmam, benim ilişkilerim, benim kişisel gelişimim gibi o kadar çok ‘ben’ var ki. Belki bir öz eleştiri ya da alana eleştiri gibi olabilir başka bir alandan bakma girişimi denilebilir; bu kadar çok ‘ben’ demek de sorunun bir parçası olabilir mi? Bu kadar ‘ben’ dairesi içerisinde kalmak da acaba bunun sürdürücü bir faktörü olabilir mi? Acaba benim öteme uzanan bir derdim olsa ötekini kapsayan, bir diğerini kapsayan;  o zaman bu ‘ben’ dairesi içerisindeki sorunlar biraz daha gölgede kalabilir mi ya da biraz daha kendi spontanlığında iyileşebilir mi?” diye konuştu.

DERTLERİMİZ ASLINDA KURGUSAL

Önemli olan unsurun neyin dert edildiğini unsuru olduğuna işaret eden Hilal Bebek, şöyle devam etti:

“Hayatta en önemli sorulardan bir tanesi ‘neyi dert etmek istiyorsunuz?’ sürekli drama kraliçesi gibi yaşayalım demiyorum ama ‘dertsizlik’ diye bir şey yok. İki tür dert vardır gibi geliyor bana; bir tanesi kurgusal dertler. Bundan kastım ne, burada daha duygusal şeyler var; gelecekle ilgili endişeler, olamamış şeylerle ilgili arzular gibi şeyler. Yani bizi hasta eden şeylerin çoğunlukla kurgusal olduğunu düşünüyorum. Hayatından gerçekten büyük bir acı ver bundan dolayı psikolojik rahatsızlık yaşıyor diyebileceğimiz insan grubu çok az. Üstelik bilimsel araştırmalar her travma yaşayanın psikolojik rahatsızlık geçirmediğini söylüyor. Her ekonomik durumu kötü olan psikolojik rahatsızlık geçirmiyor. Yani biz kurgusal dertlerin muzdaripi oluyoruz bir de bazı şeyleri seçerek dert ediyoruz, ben onlara değerler eksenindeki dertler diyoruz; bu hayatta bir şey üretmeyi dert ediyorum, birine katkım olup olmadığını dert ediyorum, komşumun nasıl olduğunu dert ediyorum. Bunları dert etmekle kurgusal şeyleri dert etmek arasında fonksiyon farklı var. Bunların fonksiyonları ve sonuçları arasında oldukça fark var.

HER TRAVMA YAŞAYANIN PSİKOLOJİK RAHATSIZLIĞI OLMAK ZORUNDA DEĞİL

Genelde neden sonuç ilişkisi kuruyoruz ama bunu anlamakta fayda var bir neden sonuç ilişkisi yok. Evet, çocukluğunuzda travmanız varsa riskiniz artar ama bu sizin illaki depresif bir karakter ya insanlarla ilişkisini bozuk kuran biri olmanızı gerektirmiyor. Psikoterapi odasına insanlar elbette ki mutlu hissetmeye geliyorlar ama doğru zamanda doğru konuda rahatsız olmak kadar işlevsel bir şey yok. Terapide ‘bu beni mutlu etmedi ben mutsuz ayrılıyorum buradan’ dediğinde, tam da böyle olması gerekiyor diye cevap vermek geliyor içimden. Buralarda mutsuz hissedemediğiniz için oralarda mutsuzsun zaten.

KIRILAN ŞEY DAHA DEĞERLİ

Küçükten büyüğe dert ve dert etmek kaçınılmaz bir şey ama dert her zaman olumsuz bir kelime değil. Hiçbir başarısızlık kendi değerleriniz rotasında bir yaşantınız varsa size belli noktadan ziyade değersiz hissettiremez. Hiçbir kötü söz, hiçbir hakaret, kayıp sizi biraz hareket ettirir ama tamamen kendi kişiliğini yıkılmış hissettirecek kadar bulunduğunuz çağın dışına çıkarmaz. Bu büyük bir özgürlük. Bir Japon sanatında kırılan eşyalar daha değerli. Kırılan hiçbir şeyi atmıyorlar. Tam tersi kırılan şeyleri altın bir tutkalla kırılan yerinden yapıştırıyorlar. Dolayısıyla kırılmayanlar birbirine çok benzerken kırılanlar çok kendilerine özgüler, başka bir benzeri yok ve altınla da yapıştırıldığı için daha da değerliler. Ne kadar kırılırsa o kadar iyi. O yüzden doğru şeyi dert etmek aslında kendi kırıklarımızı böyle bir şeye çevirmek.”

Paylaşma ikonundan:
0
fb-share-icon20
20
fb-share-icon20

Etiketler: » » » »
Share
561 Kez Görüntülendi.